Türkiye’deki olası bir ekonomik çöküşün etkileri değerlendirilirken yaşı yetenlerin aklına 1994 ve 2001 krizleri geliyor. 2001 sonrası Türkiye için özel bir dönem oldu. Sermaye düzeni AKP iktidarının da yardımıyla dışa bağımlılıkta, kamu varlıklarının talanında ve emekçilerin sömürülmesinde çok büyük yol kat etti. Bu nedenle olası bir yıkımın sonuçları da çok daha ağır olacak.

Para büyük bir hızla pula dönüyor. Bütün bu toz duman içinde “sermaye bakışı” da topluma dayatılıyor. Herkes olmayan dolar birikimlerinden ne kaybettiğini hesaplamaya çalışıyor. Dış kaynak finansmanının artması ve güçleşmesine dertleniyor. Oysa ki hem Türkiye hem de dünyadaki değişik örneklerde görüldüğü üzere o kaynaklar bulunuyor, birilerinin servetleri de erimiyor, aksine artıyor. Türkiye’de 1994 ve 2001 krizlerine ek olarak 2008 krizi sonrası ABD bankalarına, Yunanistan sermayesine bakılabilir. Halkın ekmeğini küçültebildikleri oranda semirmeye devam ediyorlar. Halkın ekmeğinin küçülmesi sadece “yoksullaşma” anlamına gelmiyor. Ölçeği büyüyen bir saldırıya direnme gücünün kırılması işçileri, emekçileri bir “toplumsal varlık” olmaktan da uzaklaştırıyor.
Bugünkü tablo Türkiye ekonomisinin ulaştığı ölçek, karmaşıklık düzeyi ve artan dışa bağımlılık nedeniyle önceki krizlerden çok daha ağır bir yıkıma işaret ediyor. Türkiye emekçilerine daha önce görülmemiş ölçekte bir işsizlik, yoksullaşma dalgasının yanı sıra hayatın daha fazla dışına itilme tehdidi de yöneltiliyor.
1994 KRİZİ
1994 krizinde Türkiye’de çalışan sayısı 20 milyon kişi civarındaydı, finans sektörü kaynaklı, ödemeler dengesi krizi sonucunda büyük bölümü sanayi sektöründe olmak üzere 500 bin kişi işsiz kaldı. 1994 yılında TL dolar karşısında yüzde 146 değer kaybetti. Devalüasyona paralel enflasyon da yüzde 100-120 aralığına çıktı. Cari açık 6,5 milyar dolar seviyesine, kısa vadeli borçlar da 18,5 milyar dolara çıktı. Devalüasyon ve enflasyonla birlikte reel ücretler geriledi. Ancak emekçilerin kaybı bundan ibaret kalmadı. Kamu bütçesindeki açıkları kapatmak için vergiler artırıldı.
1994 yılında Türkiye’nin toplam dış borcu, büyük bölümü kamuya ait olmak üzere 66 milyar dolar civarındaydı. 18 milyar dolara karşılık 23 milyar dolar ithalat vardı. Üretim ve ekonominin bütününün ithalat bağımlılığı bugünkü düzeyin altındaydı.
2001 KRİZİ
2001 krizinde çalışan sayısı 21 milyon kişi civarındaydı, krizin en etkili hissedildiği 2001-2002’yi kapsayan iki yılda işsiz sayısı 1 milyon arttı. Bankacılık krizi olarak başlayan süreçte özellikle bankacılık ve sanayi sektörlerinde çok yoğun işten çıkarmalar yaşandı. 2001 yılında TL, dolar karşısında yüzde 116 değer kaybetti. Devalüasyona paralel enflasyon da yüzde 55-60 aralığına çıktı. Cari açık 9,8 milyar dolara, kısa vadeli borçlar da 29 milyar dolar tutarına çıktı. Devalüasyon ve enflasyonla birlikte reel ücretler geriledi. Ancak emekçilerin kaybı bundan ibaret kalmadı. Kamu bütçesindeki açıkları kapatmak için vergiler artırıldı. 2002 yılında uygulanmaya başlanan “Derviş programı” olarak adlandırılan IMF programı ile büyük bir özelleştirme saldırısı hayata geçirildi. Sadece kamunun elindeki varlıkların satışı değil, eğitim, sağlık, enerji gibi alanlar da sermayeye açıldı. Doğrudan özelleştirmeler yoluyla 80 milyar dolar, “serbestleştirilen” sektörlerle birlikte 150 milyar doların üzerinde bir varlık, değer sermayeye aktarıldı.
2001 yılında Türkiye’nin dış borcu yüzde 60’a yakını kamuya ait olmak üzere 114 milyar dolar civarındaydı. 28 milyar dolara karşılık 55 milyar dolar ithalat vardı. Üretim ve ekonominin bütününde ithalat bağımlılığı 2017 düzeyinin çok gerisindeydi.
2017-2018 MANZARASI
2017 yılında istihdam 27 milyon kişi civarına ulaştı ve 1994, 2001’e göre en önemli fark, istihdamda tarımın payının azalmış olması. Tarımın önceki dönemlerde yüzde 50 civarında olan payı 2017 sonunda yüzde 18’e gerilemiş bulunuyor. Emekçilerin büyük bölümü hizmet sektörlerinde çalışıyor. Reel ücretlerdeki gerileme başta olmak üzere ekonomideki olası bir çöküşün etkilerinin önceki krizlerdeki gibi bazı sektörlerle sınırlı kalmayacağı, çok daha yaygın ve nicel olarak önceki krizleri aşan bir düzeye ulaşması mümkün.
2018 yıl başından bugüne TL’nin dolar karşısında değer kaybı yüzde 30’u aştı. 2017 yılında ihracat 157 milyar dolara, ithalat 234 milyara, cari açık da 41 milyar dolara ulaştı. 2018 yılında cari açığın 55-60 milyar dolar aralığına çıkması bekleniyor. Yıl içinde ödenmesi gereken kısa vadeli dış borç tutarı 23,6 milyar dolar, toplam dış borç tutarı ise 453 milyar dolar.
TL’nin değer kaybı, ya da yüksek oranlı devalüasyonun emekçilere doğrudan yansımaları
Hem bankacılık sektörü hem de sanayi ve hizmet sektörlerinde kur ve vade uyumsuzluğuna dayalı batışlar, kredi yeniden yapılandırmaları gibi uygulamalar, işçi çıkarmaları gündeme getirecak.
Kurdaki artış üretimde ithal girdi bağımlılığı ve döviz bazındaki borçlar, hizmet sektörlerinde de döviz bazındaki borçlar nedeniyle mal ve hizmet fiyatlarında artışa yol açacak. Tüketici fiyatlarında yüzde 10, üretici fiyatlarında yüzde 15 civarında olan enflasyonun yüzde 20-25 bandına doğru hareket etmesi mümkün. Reel ücretlerde ve dolayısıyla alım gücünde en az bu oranda azalma, yoksullaşma yaşanacak.
İşçilere, “zor durumdaki” patronları, şirketleri için “fedakarlık” dayatılacak. Daha az sayıda işçinin daha fazla çalışması istenecek. Reel ücretler bir de bu şekilde düşürülmüş olacak.
İşçilerin birikimi İşsizlik Sigortası Fonu ve benzer diğer kamu varlıkları “sermaye kurtarma operasyonu” için yağmalanacak.
ALTERNATİF YOK MU?
Forbes’un 2018 listesine göre Türkiye’deki “en zengin 100 kişi”nin kişisel serveti 100 milyar doların üzerinde. Büyük sermaye gruplarının mensupları olan bu kişilerin kişisel servetlerinin çok üzerinde şirket varlıkları bulunduğu da aşikar. Nitekim İstanbul Sanayi Odası’nın ilk 500 şirket sıralamasında yer alan şirketlerin toplam cirosu 2002 yılında 39 milyar dolarken 2016 yılında 163 milyar dolara ulaştı.

Türkiye’nin 16 yılda 114 milyar dolardan 453 milyar dolara çıkan dış borcu, 150 milyar dolarlık kamu varlığı devri, 55 milyar dolardan 234 milyar dolara ulaşan ithalat… Tüm bu büyüklükler ve göz kamaştırıcı artışlar, sermayedarların servetine servet kattı. Kaynak arayışında, ülkenin yeniden inşasında göz dikilmesi gereken yer sermaye varlıklarıdır.