“Sahte ihtiyaçlarla doldurduk evlerimizi, sahte ihtiyaçlarla yaşadığımız için giderilemiyor hiçbir ihtiyacımız da. Sahte ihtiyaçlarla çevrili sahte dünyamızda içten dokunmaya yer yok artık. Oysa eksikliğin giderilmesiydi dokunmak. Her dokunmak bir diğerine dokunmakla başlıyordu, her sevmenin adı dokunmaktı. Dokunmak eskiden en büyük aşktı, sevgiydi.”
hüseyin dokunmak aşktır1
Hüseyin Duygu – Saray Gazetesi
Dokunmak aşktır

Bu sabah Ege Denizi kıyısındaki bir evde erken uyandım. Sabahın erken saatinde karşı komşunun evinde müzik başladı. Rahatsız etmedi beni, müzikle uyanmayı severim ben. Biraz sonra da öteki komşunun balkonunda iki kadın çay içerek, yüksek sesle konuşarak günlük dedikodularını anlatmaya başladılar. Büyük şehirlerin dolmuş kornalarından gene iyidir deyip, kalkıp kendime kahve yaptım.

Kahvemi yudumlarken, kaldığım evin balkonundan Ege Denizi’nin kıyıya vuran dalgalarını seyretmeye başladım. Karşıyaka Sisam Adası, Yunanistan, burası Güzelçamlı. Kaldığım evin önü deniz, Ege Denizi üstündeki karanlık bulutları gün ışınları dağıtmaya çalışıyor. Balıkçı tekneleri dalgalara aldırmadan avdan döndüler. 70 yaşlarında bir kadın oltasıyla kıyıda balık tutuyor, gene o yaşlarda bir adam elinde bir ekmekle kadının yanına geldi. Kadın oltasını toplayınca, deniz boyunca yürümeye başladılar. Adam sağ elini kadının omuzuna koydu! Az sonra yağmur taneleri ikisinin de omuzuna dokunmaya başladı. Böyle bir sonbahar aşkına, mutluluğun resmine bu sabah tanık oldum.

İnsana aşk yaşatan o eller artık pek dokunmuyor kimsenin omuzuna. Şimdi sonbahar, üstelik yağmur yağmakta, dokunmak ve aşık olmak için iyi bir vakit. Hiçbir el hiçbir yalnızlığa içten dokunmuyor. Ne karşı komşunun müziği aşk içeriyor, ne de öteki komşuların dedikodusu sevgi.

Bir zamanlar yalnızca dokunmak bile yok edebiliyordu etrafımızı saran sevgisizliği. Bir dokunmak gerekiyordu, hem de bazen durup dururken. Öyle öpmek falan değil, sadece dokunmak. Eskiden biz ‘dokunsalar ağlardık’, ‘dokunsalar donardık’, ‘dokunsalar severdik’, ‘dokunsalar öperdik’! Dokunmak sevmekti eskiden. Şimdilerde insanlar bir taşa dokunur gibi birbirine dokunuyorlar. Eskiden tek oyuncağım olan topa dokunmak bile bana yaşam sevinci verirdi. Bir defasında da İstanbul’da yaşayan bir akrabamın bana bayram günü bir torba misket vermesi, o bayram biz köydeki çocukların hikayesini değiştirmişti. O rengarenk misketlere saatlerce bakıp, dokunmuştum.

Şimdi eşyalar çoğaldı! Şimdi sahip olduğumuz bu kadar çok eşya gideremiyor içimizdeki eksikliği. Sahte ihtiyaçlarla doldurduk evlerimizi, sahte ihtiyaçlarla yaşadığımız için giderilemiyor hiçbir ihtiyacımız da. Sahte ihtiyaçlarla çevrili sahte dünyamızda içten dokunmaya yer yok artık. Oysa eksikliğin giderilmesiydi dokunmak. Her dokunmak bir diğerine dokunmakla başlıyordu, her sevmenin adı dokunmaktı. Dokunmak eskiden en büyük aşktı, sevgiydi.

Hiçbir şeye yaramayan ilişkilerden, idareten yaşanan evliliklerden, mecburiyetten sürdürülen arkadaşlıklardan kurtulmanın yolunu kolay bulamamak, içi ancak parayla doldurulan yaşam kalitemizden kaynaklanıyor. Dokunmayan, dokunulmayanın ilişkisi çürüyor, çoğu ilişkiden yayılan pis kokular çevreyi de etkiliyor. Daralan hayatları, çoğalan yalnızlıkları daha geniş ve pahalı mekanlarda aşabilmek mümkün değildir. Bu tür mekanları, yaşam anlayışını terk etmesini bilenler, omuzuna dokunacak biriyle mutlaka karşılaşacaktır.

Bu satırları yazarken komşunun müziği halen çalıyor, ötekiler dedikodu yapmaya devam ediyorlar. Sonbahar yağmuru yağıyor. Bir el arıyorum yağmurla dokunacak omuzuma. Terk edip gitmek istiyorum bu sahteliği. Dokunmanın aşk olduğunu bilerek…