Gelişmiş ülkelerdeki devletler sosyal sorumluluklarını yerine getirirken, Türkiye gibi ülkelerde sosyal refah alanında devlet çok az varlık göstermekte “yumuşak devlet”, merkezî hükümetlerin yanında yerel örgütler ve sosyal medya bu boşluğu doldurmaktadır. Bunun yanında Türkiye’de refah uygulamaları, sosyal hizmetler ve yardımlar vatandaşa sosyal hak temelli verilmeyip, bu uygulamalar geleneksel olarak da vatandaşı sisteme bağlı kılarak ve seçici sunulmaktadır.

Hüseyin Duygu – Saray Gazetesi

Yerel yönetimler ve sosyal belediyecilik

Dünyanın birçok bölgesinde olduğunu gibi Türkiye’de de belediyelerin görev ve sorumlulukları artmıştır. Geçmişte yerel yönetimler yalnızca teknik anlamda yerel nitelikli belli başlı hizmetleri sağlarken artık yerel yönetimler sosyal belediyecilikten, sosyal konuta, sosyal yardımdan sosyal hizmete kadar “refah belediyeciliği” de sunmaya başlamıştır. Karmaşık, çok yönlü ve çok boyutlu olan yoksulluk sorununa karşı yerel yönetimler refah belediyeciliği sunmada birbirleri ile rekabet eder oldular. Özellikle 1990 sonrası, yerel yönetimlerin sosyal politikalarda aktif olmaya başladıkları yıllar olmuştur. Uygulamanın yoğunluğuna rağmen bu alanda yeterli çalışma yapıldığı söylenemez.

1970 sonrasında liberalleşme, kuralsızlaştırma ve daha az devletçi bakış açılarının hâkim olması ile birlikte sosyal politikalara da “küreselleşme süreci” damgasını vurmaya başlamıştır. Küreselleşme, bir süreç olmasının yanında tüm yapılarda köklü değişiklikler ve dönüşümler meydana getirmiştir. Ulus devletin çözülmesi yanında, yönetimde, yerelleşme-sivil toplumun etkinliği, katılım-yönetişim vurgulanmaya başlamıştır. Bu tarihler yerel birimlerin yönetimde ve yerel kamusal hizmetlerde daha fazla söz sahibi olmaya başladıkları yıllar olmuştur. Küreselleşme ile beraber kentler inisiyatifi ele almaya başlamış, hatta bazı küresel kentlerin ulus devlet etkinliğini aşan bir güce sahip olduğu gerçeği kabul görmeye başlamıştır. Yerel yönetimler ve sivil toplum örgütleri belirgin bir şekilde iktidarı paylaşan güçler olmaya başlamıştır. iktidar artık çoklu aktörlerin paylaşımına girmiştir. Yerel birimler de -özellikle anakentler- küreselleşme ile birlikte alt yapıdan üst yapıya, konuttan sağlığa, sosyal hizmetten sosyal yardıma kadar yerel nitelikteki tüm hizmetleri sunan ana birimler olmuştur. Küreselleşmenin yeni süreçte yerel yönetimlerin sorumluluklarını azaltmadığı aksine yerel yönetimlere olan vurguyu ve önemi arttırdığı anlaşılmıştır. Küreselleşme ile birlikte sosyal alan zayıfladıkça sosyal alana ihtiyaç ve vurgu da artmıştır. Bu noktada ana soru sosyal politikaların ne olduğu kadar kimler tarafından ne kadar sağlanması gerektiğidir. Küreselleşme devlet yapısını değiştirirken, devleti hizmet sunumunda tek belirleyici olmaktan çıkarmıştır. Sosyal politika uygulayıcılarına da yeni paydaşlar ekleyerek bu alanı çoklu aktörlerin katılımına açarak, sosyal politikaları yeniden belirlemeye başlamıştır.

Geleneksel olarak zaten bazı gelişmiş ülkelerde refah belediyeciliği gelişmiş, sosyal hizmetlerin birçoğunu yerel anlamı ile yerel yönetimler gerçekleştirmekteydi. Yine geleneksel olarak merkezî hükümetlerin görev ve sorumluluk alanına giren bazı sosyal hizmetler 1970 sonrası yerel yönetimlere devredilmeye başlandı. İngiltere’de “beledi sosyalizmi” ile başlayan toplumcu belediyecilik anlayışı ile İskandinav ülkelerinde ve İngiltere’de yerel yönetimler sosyal alanda yetkin olarak temel hizmet sağlayıcısı oldular. Türkiye kendisini bu akımların dışında tutamadı ve gecikerek de olsa genel eğilimden uzak kalmayarak bu sürece dahil oldu. Yerel yönetimler, Türkiye’de merkezî anlayışın belirlediği şekilde ve oranda hizmet tanımlarına sahip olmuştur. Geleneksel olarak ikincil, üsten belirlenmeci ve sonradan gelen yardımcı birimler olarak düşünülmüştür. Ama 1980 sonrası merkezî hükümetler, ister geleneksel olarak merkezî hükümetin görev tanımına giren isterse yerel nitelikli hizmetler olsun, birçok yerel kamusal hizmeti yerel yönetimlere devretmek zorunda kalmıştır. En önemli gelişmelerden birisi bu dönemde büyükşehir belediyelerinin kurulmasıdır. Belediyelerin 1980 sonrası yetki ve kaynakları artırılmış, özellikle büyükşehir belediyeleri bu süreçte ciddi anlamda güçlendirilmiştir. Belediyelere kaynak, plan yapma ve imar hakkı tanınmasıyla belediyeler daha önce sahip olmadıkları kadar kaynağa ve yetkiye sahip oldular. Klasik olarak merkezî yönetimin sorumluluğunda bulunan ve görülen birçok sosyal hizmet belediyelere devredilmeye başlanmıştır.

Geleneksel toplumlarda aile, hemşehrilik ve akrabalık ilişkileri ile yoksulara yardım edilirken, modern toplumlarda yoksulluk politikaları daha çok piyasa içerisinde ve piyasanın kuralları ihlal edilmeyecek şekilde yürütülmektedir. Yerel yönetimler de sosyal uygulamalardaki paylarını sürekli artırmaktadır. Gelişmiş ülkelerdeki devletler sosyal sorumluluklarını yerine getirirken, Türkiye gibi ülkelerde sosyal refah alanında devlet çok az varlık göstermekte “yumuşak devlet”, merkezî hükümetlerin yanında yerel örgütler ve sosyal medya bu boşluğu doldurmaktadır. Bunun yanında Türkiye’de refah uygulamaları, sosyal hizmetler ve yardımlar vatandaşa sosyal hak temelli verilmeyip, bu uygulamalar geleneksel olarak da vatandaşı sisteme bağlı kılarak ve seçici sunulmaktadır.

Aile, yerel cemaatler ve dinsel kuruluşlar da bu Türkiye’de temel refah sağlamada görev üstlenmektedirler. Köy daha önce yoksulluğu hafifleten, kentle köy arasında ilişkilerinin devamını sağlayıp bununla güvenlik ağını oluşturan bir birim iken, 1980 sonrası zorunlu göçle beraber bu olanak da azalmıştır. Köy, kente göç edenlerin kendi imkânları ile kentsel yaşamda yoksullukla mücadele etmelerini kolaylaştırırken, aynı zamanda modern sosyal güvenlik kurumlarının olmadığı ortamda yoksulluğu hafifletici bir etki yaratmıştır Ama artık köyle bağı kopan, zorunlu göçle gelenlerin geldikleri köylerle bağlantılarının kalmaması nedeniyle bundan mahrum olmaktadırlar. Kentlerde ise, sosyal yardım ve sosyal hizmetlerle uygulamalarını çeşitlendiren belediyeler, farklılaşan yoksul ihtiyaçlarına göre “talep uyumlu” farklı hizmet sunumlarında bulunarak çok geniş bir hizmet alanında faaliyette bulunmaktadır. Belediyeler yoksullara dönük olarak aşevi uygulamaları, evde bakım hizmeti, sağlık hizmetleri, ucuz ekmek ayni-nakdi yardımlar, eğitim bursları, yaşlılara ve özürlülere dönük hizmetler, meslek edindirme kursları, sosyal konutlar gibi birçok farklı hizmeti sunmaktadır. Belediyeler, dışlanma ile karşı karşıya kalan kesime dönük olarak, istihdam, konut, yaşlılar ve düşkünler evi, sığınma evleri, iyileştirme-ıslah evleri vb. birçok hizmeti üretir olmuştur. Belediyeler sosyal belediyecilikle bir yandan küreselleşmenin yol açtığı yıkımları iyileştirmeye çalışırken, diğer yandan da yapısal ve kurumsal sorunların üstesinden gelmeye çalışmaktadır. Bu politikalar sosyal hizmet ve sosyal yardım temelli oluşturulmaktadır.

Sosyal dışlanma ve yoksullaşma sorunu, hem sorumlu yönetimlerin hem de toplumsal çevrenin duyarsız kalamayacağı kadar keskinleşmiş ve belirginleşmiştir. Toplumları ve büyük kitleleri derinden etkileyen, aynı zamanda insanlığı tehdit eden bir sorun olarak karşımızda duran bu soruna yerel yönetimler de sosyal belediyecilik uygulamaları ile müdahale etmektedirler. En acil ve yaygın sorun olarak karşımıza çıkan yoksulluğa yerel yönetimlerin kayıtsız kalması düşünülemez. İnsanın temel ihtiyaçlarını gidermeye yönelik olarak uygulamaya konulan sosyal belediyecilik yerel halkın ve seçmen kitlesinin ihtiyaçları ekseninde, katılımcı bir anlayışla işlevini etkin ve verimli kılarak varlığını devam ettirecektir.

 Not: Bu yazı çok sayıda kaynaktan yararlanılarak hazırlanmıştır!